Kasım, 1969
Sevgili Dostum,
Bu mektubun sana ulaşıp ulaşmayacağını asla bilemeyeceğim, ta ki sen bana yanıt verene dek. Elindeki kâğıdın benim el yazımı taşıdığı bir günü görecek misin? ondan da pek emin değilim. Belki başka bir şehirdesin, belki başka bir diyarda. Belki de bu mektup, sana doğru çıktığı yolculuğun herhangi bir yerinde kaybolacak.
Ama yine de yazıyorum. Yazmak istiyorum. Bu gecenin şafağında ve hazır insanlardan arınmış halde iken sana yazmak istiyorum. Belki de kendime… Bilemiyorum. Bazen bazı cümleler, yerine ulaşsın diye yazılmaz, sadece söylenmiş olsun diye yazılır.
Sana yalan söylemiyorum, nedendir bilmiyorum; ama şu son zamanlarda seni sık sık düşünüyorum. Bu beni üzdüğü için değil ve hatta beni mutlu ettiğini bile söyleyebilirim. Fakat düşünüyorum da, insanı mutlu eden her şey gerçek midir? Gerçekte var olan bir şey midir? Bazen hayatta olmasını istediğimiz şeyleri hayal etmek bile kendimize söylemiş olduğumuz küçük bir yalan mı yoksa? İnsan, bir gün karşılaşacağını umduğu bir dosta, yanıtı hiç gelmeyecek olan bir mektuba veya hiç yaşanmamış bir ana inanarak da yaşayabilir mi? Belki ben de mutlu kalayım diye öyle yapıyorum.

Buralarda havalar şu sıralar çok soğuk gidiyor. Bu yılın kışı çok erken geldi. Sana bu konuda üzüleceğini bilsem de yalan söylemek istemiyorum. Bu kadar sık hastalanmaktan usandım artık. Hasta olduktan birkaç hafta sonra iyileşiyorum, ardından yine öksürük, yine boğaz ağrısı… sonrasında doktor Mithat Beyin verdiği o kırmızı acı şurup… Pencereyi az biraz açınca annemden azar işitiyorum tabi, kalın giyinmeyince yeniden çabucak hasta oluyormuşum ona göre. İnsanın kendi bedeniyle bu kadar pazarlık etmek zorunda kalması tuhaf. Şunu söylemeden de geçemeyeceğim. Kışın en güzel taraflarından biri de bu, sokakta kartopu oynayan çocukların cıvıltılarını daha iyi duymak… Aslında hep bunun için açıyordum o pencereyi ve annem bana çıkıştığında ”İçerisi çok havasızdı anne” diye ona yalan söylüyordum. Çocukların cıvıltısı çok güzel, onları duymak için hasta olmaya değer. Sen de aynısını yapardın biliyorum. Belki de bu yüzden ben de yapıyorum.
Soracak olursan, son zamanlarda günler birbirinin aynı gibi geliyor. Sabahları erken kalkıyoruz. Çay suyunu ocağa koyuyor, yapılacak işlerin peşine düşüyoruz. Bir düğme kopuyor, bir mektup gecikiyor, ayakta tıklım tıklım giden teyzeler şoföre söyleniyor, bir hesap canımızı sıkıyor. Hatta bazen ocak tüpleri karaborsaya düşüyor. Hükümet büyük mücadele veriyor; ama kalpazanlar her defasında yine bildiğini okuyor. Öyle büyük felaketler değil tabii ki bunlar. Ama hayatın içine serpilmiş küçük can sıkıntıları işte… İnsan bazen yalnızca bir bardağın kırılmasına bile gereğinden fazla üzülüyor. Bunu en iyi sen bilirsin. Sonra sakın bana ”Kendini fazla üzüyorsun.” diye hayıflanma.
Biliyor musun? Geçen gün, bir akşam üzeri durup dururken başka bir şey düşündüm.
Doğruyu söylemememiz gereken bir yerde doğruyu söylemiş olmak, yalan söylemekten daha mı kötüdür? Sakın ”Ne saçma bir soru?” diye söylenme sakın. Çünkü düşündüm de bazı doğrular var ki insanın içini ferahlatmıyor, olan bir şeyi daha iyiye götürmüyor, hiçbir iyi şeye de dönüşmüyor. Hatta bazı gerçekler, bir kapıyı açmak yerine sonsuza dek açılmamak üzere kapatıyor, bir gülümsemeyi söndürüyor. Ya da insan, bir dostunun yüzüne tüm hakikati söylediğinde her zaman iyi bir şey mi yapmış olur? Bundan emin değilim.
Yalan söylemek gerçekten kötü bir şey midir?
Öyle bildik hep, öyle öğrettiler bize. Birkaç gün sonra ölecek olan bir hastaya ”Sağlığın iyiye gidiyor, iyileşeceksin.” yalanını söylemek kötü mü? Öleceğini zaten bilen birine ”Öleceksin. Hiç umut yok.” doğrusunu söylemek dünyayı daha iyi bir hale mi getiriyor?
Yine düşünmeden edemiyorum. Sürekli yalan söylemeyi alışkanlık edinmiş biriyle, hayatın en zor anında bir tek cümlelik yalana sığınan kişi aynı mıdır? Bir anne çocuğunu teselli ederken, bir dost diğerini üzmemek için bazı şeyleri eksik anlatırken, bir insan bir başkasına biraz umut vermek için gerçeği geciktirirken… Bunların hepsi aynı terazide mi tartılır?
Ben bilmiyorum.
Bildiğim şey, insanın bazen doğru ve yalan arasında kalması değil, merhametle vicdan arasında kaldığıdır. Vicdan ve merhamet doğrunun söylenmemesi yönünde bir savaş verir. Hiçbir şeyi değiştirmeyecek olan doğrunun söylenmesinin ne önemi var ki?
Ah dostum, şimdi gözüme ilişti önümde bir takvim duruyor şimdi. 1970 yılına yalnızca bir ay 3 gün kalmış. Gariptir, bu akşam içimde sebepsiz bir ümit var. Yeni yılın bize daha iyi günler getireceğine inanıyorum. Bunun bir dayanağı var mı, bilmiyorum. Belki de yalnızca rakamların 0 ile bitecek olması kalbime -Sıfırdan, yeniden başlayabilirim belki- ümidini koyuyor.
Sana yalan söylemiyorum. Ben, bu defa her zamankinin aksine gelecek yılın güzel olmasını istiyorum. Bugüne kadar kötü olan her şeye rağmen güzeldi. Belki bu da seninle beraber kendime söylediğim küçük bir yalandır.
Eğer bu mektup sana ulaşırsa, bana mutlaka bir cevap yaz. Eğer ulaşmazsa da, bu kâğıt bilsin ki 1969 yılının soğuk bir Kasım akşamında, dünyanın bir yerinde, hiç bilmeyeceğin bir mahallede bir arkadaşın oturmuş, hem seni düşünmüş hem de bir cümlenin etrafında dönüp durmuştu: Seni, çok fazla kimseden çok daha seven dostun, Sana asla yalan söylemem.
Her şey gibi bu satırlar da son bulurken bir şey daha söylemek isterim. Hepimizin en dürüst olduğu anlar, bazen bir yalanı söylemeye cesaret edemediğimizi anladığımız anlardır. Çünkü o vakit anlarız, doğruyu söylemek hiçbir şeyi değiştirmez.
Daima seni düşünen Dostun, Sevdiğin, Arkadaşın.

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun: