Bir deyim vardır ki onu günlük hayatta pek çok kez kullanırız. Bazen satırlar dolusu manaları içinde barındırır, hatta bazen sayfalar dolusu anlama gelebilir. Bu, hem çok kullandığımız ve duyduğumuz bir ifade olan ”Yanlış Ata Oynamak”. Tipik basit bir ifadeyle şu söylenebilir; ”İnsanın seçimlerinde ve bunların sonucunda gerçekleştirdiği eylemlerinde yanlış yapma durumu…” az önce de belirttiğim gibi insanda karşılık bulduğu versiyonu kişiden kişiye değişir, görecedir. Kimisine göre at yarışı oyunlarında şansını yanlış attan yana kullanmak ve iddiayı kaybetmek gelirken kimisine göre de derin manaları bulunduran bir açıklama cümlesi olabilir.
Peki ya her defasında yakınlarında yanlış tercihler yapan ve bu yanlış tercih ve eylemlerinden dolayı sadece kendisinin değil yakınındaki insanın da sonuçlarına maruz kaldığını gördüğünüz biri için ne olurdu? Üzücü bir durum olmasının yanı sıra insanı düşündüren başka bir yanı da var. Hatta belki hayatı ve bu hayattan gelip geçmekte olan bizleri biraz daha anlamaya iten bir çerçevesi var. İnsan neden yanlış tercihler yapar?

İnsanın yaptığı yanlış tercihler yalnızca kendisini etkilemez, demiştim ve işin en acı tarafı da budur belki. Bazı insanlar kendi karanlıklarının içinde kaybolurken yanlarında duran insanları da o karanlığın içine çekerler. Çünkü yanlış seçimlerin sonuçları çoğu zaman bireysel kalmaz; tıpkı kalıtsal bir hastalığı olan bir annenin çocuğun hayatına ya da bir babanın tutkuları ailenin huzuruna, yola çıkılan bir dostun zaafları yüzünden yaptığı hataların yılların güvenine ve nihayetinde bir insanın bencilliği başka insanların kaderine çarpar. Hatta bu çarpış öyle bir sert ve amansız olur ki gerisinde bir enkaza sebep olur. Bazen düşünmeden edemiyoruz, neden aynı duvara defalarca çarpar? Neden kendisine zarar verdiğini bile bile aynı karanlık yollardan yürümeye devam eder? Ya da tüm bunların farkında mı?
Elbette bunun tek bir cevabı yok ve olamaz; ancak en kabul gören cevabı insanın doğasında gizli olması olabilir mi?. Çünkü insan yalnızca iyilikten oluşmuş bir varlık değildir. Hiçbir zaman da olmadı. İçinde kıskançlık, ihtiras, öfke, açgözlülük, korku ve bastırılmış karanlıklar taşıyan bir canlıdır aynı zamanda. Bu sebeplerle insan denen varlık çoğu zaman doğruyu bilmesine rağmen yanlış olanı ya da çıkarına uygun olanı seçer. Çünkü yanlış olan bazen daha hızlıdır, daha caziptir, daha kolaydır. Yine elbette bunun arka planında güç arzusu, onaylanma isteği, sevilme ihtiyacı ya da egonun doymak bilmeyen açlığı gibi bazen insanın kendi kendini kandırdığı haklı gerekçeler vardır. Onu kendi vicdanına rağmen hareket etmeye iter. Bazen duygularını kontrol edemezsin, öfkene yenilirsin, hırsılarına kapılırsın ya da tutkularının kölesi olursun… Tüm bunlar zamana, mekana ve duruma göre değişiklik gösterir ve hatta bazen seni haklı bile yapabilir. Ancak üzücü bir durum şudur ki, yanlış ata oynayan bazıları için kötülük zamanla karakter hâline gelmiştir. Öyle ki yaptığı yanlışlardan pişmanlık bile duymaz hatta her şeyin bir açıklaması vardır. Hep haklıdır. Hep başkaları suçludur. Çevresindeki insanların yüzüne karşı yaptığı sahte gülücükleri fark edememesi ve bunu yapamayanların sessizce hayatından çıkmayı tercih etmesi, etrafındaki insanların yavaş yavaş azalmasını bile farkına varmasına sebep olmaz. Sonrasında saçma olan bir çağın saçmalıklarından bir ifade olan ”Kaliteli yalnızlık” kandırmacasına inandırmaya başlar kendini. İşte insanın hayat senaryosunun en ürkütücü ve hüzünlü kısmı burada başlar. Kendi kendinin yarattığı karanlığına alışması…
Mesele o kadar karmaşıktır ki yalnızca kötülükle açıklanabilecek bir durum da değildir. Çünkü bazen iyi insan olmaya çalışan insanlar da yanlış tercihler (yanlış ata oynamak) yapar. Hem de defalarca… Kalbi temiz olduğu hâlde yanlış insanlara inanır, yanlış yollara sapar, başka bir senaryonun baş kahramanı olabilecekken yanlış bir senaryoda otobüs durağında bekleyen bir figüran olur ve yanlış hayatların içinde kaybolur. Çünkü insan kusurludur ve belki de buradaki geçici varoluşumuzun tek gerçeği budur. Kusursuz olmamak… Hata yapmak… Yanılmak… Düşmek… Ayağa kaldırılmaya çalışırken bile düşmek. Kim bilir? otobüs durağında bekler gibi geldiğimiz bu dünyaya mükemmel olmak için değil, yetersiz olduğumuzu fark etmek için gönderilmişizdir.
Ya da her defasında yanlış ata oynamak ve hatalar yapmak ilahi bir planın parçası mı? İnsan sürekli düşsün ve tekrar kalkabilecek diye mi yaratıldı? Belki de mesele düşmek değil, düştükten sonra neye dönüştüğümüzdür. Çünkü bazı insanlar yaptıkları hataların altında ezilirken bazıları o hataların içinden bambaşka biri olarak çıkar. Kimimiz çektiğimiz acıdan merhamet öğreniriz, kimimiz acıdan acı çektirmeyi… Bu kötü olana tekrar dönmek gibi; ama burada bir ders de olmalı. Zira hiç karanlık görmemiş biri ışığın kıymetini bilebilir mi?
bazı yanlışlar, doğru gibi görünür başlangıçta ve insan en büyük hatalarını çoğu zaman en emin olduğu anlarda yapar. Bu yüzden “yanlış ata oynamak” yalnızca kötü seçimler yapmak değildir. Kalbinin derinliklerinden gelen iç sesi susturması, bazen sezgilerini görmezden gelmesi, bazen yalnız kalmamak, başarılı olmak ya da bir şeyi kaybetmemek uğruna erdemlerinden vazgeçmesidir. Ama ne acıdır ki kaybetmekten korktuğu o şeyi korumak için daha büyük bir şeyi kaybetmiştir; Yüce Yaratıcı’nın vadettiği sonsuz huzura kabul etmesi için gereken şeyi. İnsan, kaybetmemek uğruna yaptığı şeylerin aslında çok büyük bir kayba sebep olduğunu çok sonra fark eder; ama iş artık bitmiştir. Geriye dönüş artık yoktur.
”Yanlış ata oynamak”, bazen isteyerek, bazen istemeyerek bazen de bunu bilerek. Bu her şey olabilir. Terfi almak için söylenen bir yalan, kazılan bir kuyu, kendi hatalarını görmeyerek başkasının hatalarını didiklemek, kısa yoldan zengin olma ümidiyle girilen ve biri kazanırken diğerinin kaybetmek zorunda olduğu bir bataklık, anı yaşamak için söylenen bir yalan, yaptığı hatanın başka birine yıkılması… gibi hayatta olan şeyler… Halbuki yarışı kazanacak olan ata oynama imkanı bizim elimizde. Aynı yarışa giren ve başkalarının oynadığı atların ayaklarını kıracak olan ata değil, gerçekten yarışı zorlansa bile hakkı ile kazanak olan ata oynamak… erdemlerimizden vazgeçmeyerek ama belki biraz risk alarak ya da düşmansak bile düşmanlığı mertçe yaparak.
… bitirirken bir hikaye paylaşmak istiyorum.
Kimine göre Harry Potter serisi çocuk filmi gibi gelir. İlk iki serisi için evet bu söyleyebilir; ancak derin manalar ve mesajlar içeren kısımlar serinin 3. filminden itibaren başlar.
Harry Potter serisinde Snape isimli karakter film serisinin sonuna kadar hep kötü, acımasız, duygusuz ve karanlık biri olarak gösterilir. Tamamen iyi biri değildir. Ama tamamen kötü biri de değildir. İçinde nefret vardır, kibir vardır, öfke vardır… Ama aynı zamanda sadakat, fedakârlık ve bitmeyen bir pişmanlık da vardır. Bu yüzden gerçek bir insan gibi hissettirir. Çünkü gerçek insanlar da siyah ve beyaz değildir; çoğu zaman gri bölgelerde yaşarlar.
Büyücülük okulu Albus Dumbledore filmin bir sahnesinde ona son zamanlarda kaç kişiyi kurtardığını sorduğunda, Snape:
“Lately, only those whom I could not save…”
“Son zamanlarda sadece kurtaramadıklarımı…”
cevabını verir. Bu cümle onun ruh hâlini özetler aslında. Çünkü bazı insanlar hayatlarının geri kalanını bazen tek bir hatanın kefaretini ödemeye çalışarak geçirirler. Snape, yanlış ata oynadı ve hayatı boyunca yanlış seçimlerinin gölgesinde sevilmeyen, korkulan ve kötü biri olarak yaşadı. Ama ölmeden önce, o gölgenin içinden yine de bir iyilik çıkarmayı başardı.
Belki biz de başarabiliriz.

Şevval için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et