Kalbini Sarmaşık Gibi Saran Korku

Geceleri başını yastığa koyduğunda, göğsünün ortasında sessizce sızlayan o boşluğu hissediyorsun. Adını koyamadığın ama varlığını inkâr edemediğin o ince çatlağı biliyorum. Çünkü sen hep veriyorsun. Kurumuş bir toprağa su taşır gibi, sevdiklerine, ailene, bağlandığın herkese kendinden akıyorsun; parça parça, fark etmeden eksilerek. Onlar üzülmesin diye kendi hüznünü içine çekiyorsun. Onlar tam kalsın diye kendi bütünlüğünden ödün veriyorsun. Ekrana bakıyorsun; gelmeyen bir mesajın, çalmayan bir sesin, sana uzanmayan bir ilginin yasını sessizce tutuyorsun. İçinde kök salmış bir korku var: ”Ben aramazsam o aramayacak, ben adım atmazsam bu bağ çözülecek, ben çabalamazsam silineceğim.” Bu korku kalbine dolanan bir sarmaşık gibi; sıktıkça sıkıyor, nefesini daraltıyor. Sevilmek için vazgeçilmez olmaya çalışıyorsun ama hayatın ironisi tam burada başlıyor: Sen çırpındıkça bataklık derinleşiyor, sen yaklaştıkça mesafe büyüyor. Sevgini bir nehir gibi sunduğunda karşı kıyıda barajlar yükseliyor. Ve sonra kendine soruyorsun: Ben nerede yanlış yapıyorum? Belki de soru yanlış yerde. Belki de eksik olan çaba değil. Belki de seni yoran şey, hiç durmadan akman.

Sana bir hikaye anlatacağım ve bu hikayenin satırlarını iyi okumanı istiyorum; çünkü sana anlatacaklarım aslında senin hikâyendir. Çünkü bu hikaye Sevilmek Uğruna Eksilenler ve Durmadan Vermeye Çalışan Yorgun İnsanların hikâyesidir.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, hakikatin zamanın ötesinde askıda kaldığı uzak bir diyarda geniş ve verimli bir bahçe varmış. Bu bahçenin toprağı misk ve amber gibi kokar, esen rüzgârı insanın ruhuna dokunurmuş. Bahçenin tam ortasında, birbirine yakın dikilmiş iki şeftali ağacı yaşarmış. Bu ağaçlardan biri diğerine göre daha gür, daha gösterişli, dalları göğe biraz daha yakınmış. Gövdesi kalın, yaprakları canlı, duruşu pek gururluymuş. Diğeri ise daha sade, daha narin, belki biraz daha zayıf ama kökleri toprağa sıkı sıkıya tutunmuş bir ağaçmış. Büyük olan ağaç kendi gölgesine, kendi meyvesine, kendi ihtişamına öylesine hayranmış ki çevresindeki her şeyi küçümsermiş. Güneşi yalnızca kendisi almak ister, yağan yağmuru sadece kendi köklerine içirmek istermiş.

Bir gün uzak diyarlardan esen sert ama bereket taşıyan bir rüzgâr bu bahçeye nadir bir çiçek tohumu savurmuş. Bu tohum sıradan bir ot tohumu değilmiş. Kokusuyla kralları mest edecek, rengiyle görenlerin gözünü kamaştıracak büyülü bir çiçeğin tohumuymuş. Tohum süzülmüş, süzülmüş ve o heybetli, o mağrur büyük şeftali ağacının dibine düşmüş. Tohum toprağa karışabilmek için izin istemiş:
-“Ey ulu ağaç, ben uzaklardan geldim. Yorgunum. Senin gölgenin serinliğinde, toprağının şefkatinde filizlenebilir miyim? Kök salmama müsaade eder misin?


Büyük ağaç dallarını hışımla sallamış, yapraklarından kibir damlıyormuş:
– “Asla. Benim toprağım değerlidir. Suyum ancak bana yeter. Senin gibi ne olduğu belirsiz bir tohumla paylaşacak tek damla suyum, tek karış toprağım yok. Hem sen büyürsen benim güzelliğime ortak olursun. Belki de benim suyumu çalarsın. Git buradan, rüzgâr seni alsın ve nereye savurursa savursun.

Tohumcuğun kalbi pek incinmiş, boynu bükülmüş. Hiçbir şey diyememiş. Tam O Sırada bir rüzgâr daha esmiş ve onu hemen yanındaki o mütevazı, o ince şeftali ağacının dibine yuvarlamış. Tohum bu sefer biraz daha fazla çekinceli bir halde aynı soruyu bu şeftali ağacına da sormuş:
– “Burada, senin yanında biraz dinlenebilir miyim? Köklerimi senin toprağına uzatabilir miyim?


Küçük ve zayıf şeftali ağacı incecik dallarını bir kucak gibi açmış:
– “Hoş geldin, sefalar getirdin. Toprak Allah’ındır, su Allah’ındır. Ben kimim ki O’nun mülkünü O’nun misafirinden esirgeyeyim? Gel, yamacıma yerleş. Suyumuzu paylaşırız, gölgemizi bölüşürüz. Yalnızlık Allah’a mahsustur. Bana da yoldaş olursun.

Derken… tohum, o şefkatli kabulün, o karşılık beklemeyen verişin içinde toprağa girmiş. Günler geceleri, geceler günleri kovalamış. Mevsimler dönmüş. O tohum filizlenmiş, büyümüş ve öyle bir çiçek açmış ki kokusu her köşeden duyulur olmuş. Rengârenk yaprakları bahçenin o köşesini adeta cennetten bir parça hâline getirmiş. İşte asıl sır tam da burada başlamış, aziz arkadaşım. Bu çiçeğin kokusunu alan arılar, rengârenk kelebekler, en güzel sesli kuşlar akın akın küçük şeftali ağacının olduğu köşeye gelmeye başlamışlar. Arılar çiçeğe konmuş, ardından ağacın dallarına uçmuş. Kuşlar o hoş kokunun hatırına ağacın dallarına yuva yapmış. Arıların taşıdığı polenler, kuşların getirdiği bereket sayesinde o küçük, çelimsiz şeftali ağacı öyle bir canlanmış, öyle bir güçlenmiş ki dalları meyve yükünden eğilir hâle gelmiş. Her bir meyvesi baldan tatlı, elmastan parlak olmuş.

Bahçenin sahibi bir gün bahçesine geldiğinde bu köşedeki bereketi, canlılığı, göz alıcı güzelliği fark etmiş. Kendi kendine “Burada bir hikmet var!” demiş ve bütün suyunu, bütün gübresini ve gereken bakımı bu ağaca ve onun dibindeki çiçeğe yöneltmiş.

Peki ya o kibirli büyük ağaç?
O “kimseye ihtiyacım yok, her şey bana ait olsun” diyen ağaç… Yanında ne bir çiçek açmış, ne bir arı uğramış, ne de bir kuş konmuş. Yalnızlığın soğuğu köklerini kurutmuş. Polensiz kalan çiçekleri meyve de verememiş. Bahçıvan da ondan umudunu kestiği için suyunu da gübresini de kesmiş. O heybetli ağaç kendi bencilliğinin içinde kurumuş, çürümüş ve yakacak odun olup gitmiş.

Şimdi dur ve bir düşün. Bu hikâyedeki dalları ince, küçük, güçsüz şeftali ağacı kimseyi kovalamadı. Arıların peşinden koşmadı. “Lütfen gelin, benim çiçeklerime konun” diye de yalvarmadı. O sadece kendi merkezinde durdu. Merkezine gelen biri için sadece kabul eden oldu. Değerini paylaşmakta buldu. Toprağını, yani kalbini güzelliğe açtı ve güzellik, yani o çiçek; bereketi, yani arıları, kuşları ve suyu kendiliğinden ona çekti. Her şey kendiliğinden geldi. Öylece, kolayca ve güzellikle…

Sen yıllardır o arıların, o kuşların, o ilginin peşinden koşan sen… Acaba kendi dibine düşen tohumları fark etmeden reddediyor olabilir misin? Sevilmek için koşarken, sevilmeye layık olan o özünü ihmal ediyor olabilir misin? Bunu sadece aşk sevgisi olarak düşünme, belki de bir sevgilin var; ama hiç arkadaşın yok. İnsanlarla arkadaş olayım diye düşünürken toprağına düşmek isteyen tohumları alanımı daraltır, beni yorar ya da bunaltır diye düşünüyor olabilir misin?

Bu hayatta her şey bir düzen ve sırra dayanır. Hiçbir şey sadece olabildiği ihtimali var diye olmamıştır. Her işin esasında bir gizem vardır. O çelimsiz küçük ağaç “Bırak, onlar sana gelsin.” ifadesinin sırrını çözmüştü. Çünkü biliyordu ki bal olan yerde arı, çiçek olan yerde kelebek, huzur olan yerde de insan eksik olmaz. İnsan yalnızlığa uygun biri değildir. Teklik ve tek kalmak yalnızca Yüce Yaratıcı’ya ait bir mahsustur.

Gönül dostum, hikâyedeki hakikati zihnine ektiğimize göre şimdi gel, senin ruhunun röntgenini çekelim. Neden sürekli birilerinin peşinden koşma ihtiyacı hissediyorsun? Neden durduğun yerde, kendi değerinden emin bir şekilde bekleyemiyorsun? Eskiler der ki: “Define sandığının üzerinde oturup dilencilik yapan adamdan daha gafil kimse yoktur.” Senin hâlin tam olarak budur. İçinde muazzam bir hazine, Yüce Yaratıcı’nın adına Ruh dediği o ilahi nefes varken sen dışarıdaki insanlardan bir kırıntı sevgi, bir parça ilgi, bir damla onay bekliyorsun. Bekleme.


“Kalbini Sarmaşık Gibi Saran Korku” için 2 yanıt

  1.  avatarı

    Bu sözlerin kaynağı araştırılmalı 🙂 bu sözler normal bir yerden gelmiyor. Anormal olan bizi de sarıp sarmalıyor. İyi ki buradasın Tam O Sırada! Hayatın koşturmacası ve stresinde cebimizden çıkarıp baktığımız ekranımızda istediğimiz her an orada olman ve bunu bilmek ne güzel. Lütfen hep burada ol.

  2.  avatarı

    Kalbimin derinliklerinde sebebini bilmediğim bir korku var. Sebebi ne ben ne de sen. Bizi bir araya getirmeyen kaderimiz. Bizi asla bir araya getirmeyecek olan kaderimiz. Evet dediğin gibi ben, dışarıdaki insandan bir kırıntı sevgi, bir parça ilgi, bir damla onay bekliyorum.

Anonim için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.