Bu bir oyundu, küçükken bazen okuldan kaçıp internet kafelerde oynadığımız içinde astronomik silahların olduğu ve tek amacın size saldıran onca oyuncuya karşı hayatta kalma ve onları öldürme sürecinden oluşuyordu. Oyunda hiçbir dostunuz yoktu. Hatta kendiniz bile…zira kendinize ait silahlar bile sizi öldürebiliyordu.

O zamanlar bunun üzerine pek düşünmezdik. Ekranın karşısında oturur, elimizdeki silahla bir sonraki köşeden, bir adım ötesinden önümüze çıkacak düşmanı beklerdik. Birilerini öldürdüğümüzde kazanır, öldüğümüzde aniden yeniden doğardık. Birkaç saniye içinde bütün hayatımızı kaybedebilir, sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden doğabilirdik. Ölümün hiçbir ağırlığı ve kaygısı yoktu. Çünkü ölüm yalnızca oyunun kuralları içerisindeydi. Bir tuşa basıyor, tekrar hayata dönüyorduk. Belki de çocukken bu oyunu bu kadar kolay kabullenmemizin sebebi buydu. Ölümün geri dönüşü olmayan bir şey olduğunu henüz tam olarak anlamamıştık. Oyun bize ölmenin ne kadar sıradan olduğunu öğretiyordu ama yaşamanın ne kadar tuhaf bir şey olduğunu henüz bilmiyorduk.
Yıllar sonra Half-Life isminin kendisi bana daha ilginç gelmeye başladı. ”Yarı ömür.” 1998 yılında Valve şirketi tarafından geliştirilmiş bir oyun. Bu oyun sayesinde şu anda milyarlarca dolarlık oyun sektörüne hükmeden bir şirket. Belki de şirketi bu noktaya ulaştıran bu ismin, bu oyunun yapımcılarının çoğu bu dünyada değiller; ama arkalarında sektöründe unutulmaz bir efsane bıraktılar ve şirketlerini bu noktaya taşınmasına katkı sağladılar. Half Life, tıpta yarılanma ömrü demek. Yani bir şeyin tamamen yok olması değil, yalnızca yarıya inmesi için gereken süre. Bir maddenin, bir ilacın, bir parçacığın ya da bir etkinin zaman içerisinde azalması anlamına geliyor. Fakat insan hayatını düşündüğümüzde bu kavramın çok daha farklı bir anlam kazandığını fark ediyorsunuz. Çünkü belki de insanın hayatı da bir anlamda yarı ömürlerden oluşuyor. Çocukluğumuzun bir yarı ömrü var. Gençliğimizin bir yarı ömrü var. Sevdiğimiz insanların, hatıraların, korkuların…kokuların ve hatta kendimize dair inançlarımızın bile bir yarı ömrü var. Bir zamanlar hayatımızın tamamını kaplayan şeyler, yıllar geçtikçe yavaş yavaş azalıyor. Önce biraz bizden uzaklaşıyorlar, sonra hatırlanması zor olacak kadar bulanıklaşıyorlar ve sonunda onları hatırladığımızda bile sanki başkasının hayatından bir sahnenin içerisindeymişiz gibi hissediyoruz. Başkasına ait bir filmin unutulan bir sahnesi… Ah bu ne üzücü.
Belki en büyük yanılgılardan biri, hayatı sürekli bir bütün olarak yaşadığımızı zannetmemiz. Oysa geriye dönüp baktığımızda hayatımızın büyük bir kısmının çoktan kaybolduğunu görürüz. Çocukluğumuz artık yalnızca birkaç görüntüden ibaret. Eski arkadaşlarımızın yüzleri zihnimizde yavaş yavaş siliniyor. Bir zamanlar dünyamızın merkezine koyduğumuz insanlar artıkk hayatımızda değil. Çok büyük sandığımız meselelerin çoğu bugün bize komik geliyor. Bir zamanlar asla vazgeçmeyeceğimizi düşündüğümüz şeylerden ve kimselerden vazgeçmişiz. Bir zamanlar sonsuza kadar süreceğine inandığımız ilişkiler bitmiş. Bir zamanlar kendimiz hakkında kurduğumuz cümlelerin çoğunu artık kurmuyoruz. İnsan değiştiğini fark etmiyor çünkü değişim hissettirmeden gerçekleşiyor. Her sabah aynaya baktığımızda aynı yüzü görüyoruz. Fakat yıllar sonra eski bir fotoğrafımıza baktığımızda karşımızdaki kişinin biz olduğuna inanmakta zorlanıyoruz. Öyle değil mi?
Half Life belki de tam olarak bunu anlatmıyor; ama ben bu gece böyle olduğunu düşünmek istiyorum. Belki de bu oyunun arkasında çok büyük bir felsefe yok. Hatta adına çok fazla mana yüklediğim bu başlık altında satırlar kayıp gidiyor. Yarı ömür, o anı hissetmeden bir adım evvel herhangi bir şeyin bir anda yok oluşunu değil, yavaş yavaş kaybolmasını, hayatlarımızdan çıkan çoğu şeyin aslında adım adım ve bize hissettirmeden gerçekleştiğini er ya da geç öğreniyoruz. O vakit insanın kendisi de böyle bir yarı ömürden geçiyor. Her dönemimizde kendimizin bir parçası ölüyor ve yerine başka bir parçamız doğuyor. Biz buna büyümek, gelişmek ve ilerlemek diyelim; çünkü ruh asla ölmez.
Peki ya Half Life- Yarı Ömür bize ölümü hatırlatır mı? İddiaya girerim, çok eskiden ölüm bize çok uzak bir kelimeydi. Yaşlı insanların başına gelen, filmlerde gördüğümüz, büyüklerin konuştuğu bir şeydi. Sonra bir gün bir yakınımızı kaybediyoruz ve ölüm semtimize yeni taşınan o korktuğumuz ve yüzü soluk bir bunak oluyor. Ardından başka insanların gittiğini ve geri dönmediğini, bazı konuşmaların son konuşma olduğunu ve bazı vedaların gerçekten bir veda olduğunu öğreniyoruz. Hayatın en acı tarafı belki de bunun için bir sonraki elde daha sağlam durabileceğimiz bir antrenman alanının olmaması. Oyunda ölmeden önce düşmanın nereden geleceğini öğrenebilirsiniz. Haritayı ezberleyebilir, silahınızı geliştirebilir, reflekslerinizi güçlendirebilirsiniz. Gerçek hayatta ise ayrılışın nereden geleceğini biliyor musunuz? Bazen bir hastane odasında, bazen bir telefon konuşmasında, bazen bir trafik ışığında, bazen de yıllar sonra dönüp baktığınız sıradan bir günde hayatınızın geri kalanını değiştiren bir şey gerçekleşebiliyor.
Ve daha garibi, oyunda kendinize ait silahların sizi öldürebilmesi gibi, gerçek hayatta da bazen insanın en büyük düşmanının kendisi olması. Kendi düşüncelerimiz, korkularımız, öfkelerimiz, gururumuz ve geçmişimiz üzerimize doğrultulmuş silahlar gibi.. İnsan, çoğu kezz dışarıdaki düşmanlardan kaçarken kendi zihninin içindeki düşmanı fark etmiyor. Başkalarını yenmeye çalışırken kendini alt ediyor. Başarılı olmaya çalışırken kendinden nefret etmeye başlıyor. Daha iyi bir hayat kurmak isterken sahip olduğu hayatı yaşamayı unutuyor. Bir şeylere yetişmeye çalışırken aslında nereye gittiğini düşünmüyor. Sonra bir gün durup etrafına baktığında, bütün bu mücadelenin içinde kendisini kaybettiğini fark ediyor. Belki de büyümek, düşmanların sayısının azalması değil, düşmanın kim olduğunu anlamaya başlamaktır. Çocukken karşımızdaki oyuncuyu öldürmek yeterlidir; çünkü oyun bize amacın bu yönde kurgulandığını söyler. Gerçek hayatta ise karşımızdaki insanı yenmek hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü çoğu zaman mücadele ettiğimiz şey aslında başka bir insan değildir. Hiçbir zaman o olmadı. Biz öyle sandık. Kendi zihnimizde kendimize başka düşmanlar yarattık. Zamanla yarışıyoruz. Kendimizle yarışıyoruz. Geçmişimizle yarışıyoruz. Hiç olmamış geleceğimizle yarışıyoruz. Toplumun bizden beklediği insan olmakla gerçekten olmak istediğimiz insan arasında sıkışıyoruz. Başarısızlık korkusuyla, unutulma korkusuyla, yalnız kalma korkusuyla ve en sonunda ölüm korkusuyla mücadele ediyoruz. Üstelik bütün bunların sonunda kazanacağımız bir final ekranı da yok.
Belki hayatın en tuhaf tarafı da burada başlıyor. Oyunda ölmek istemiyoruz çünkü oyunun amacı hayatta kalmak. Gerçek hayatta da sürekli daha uzun yaşamak için uğraşıyoruz. Daha iyi besleniyoruz, daha çok çalışıyoruz, para biriktiriyoruz, evler satın alıyoruz, gelecek planları yapıyoruz. Fakat bütün bunların sonunda kaçınılmaz olan şey değişmiyor.
Bir gün bu oyun bitecek. Kimsenin sonsuza kadar oynayamadığı bir oyunun içindeyiz. Belki de insanı asıl korkutan ölüm değil, oyunun biteceğini bilmesine rağmen hâlâ oyunun neden oynandığını tam olarak çözememiş olması.
Bu yüzden anlam arıyoruz. Dinlerde, kitaplarda, aşkta, başarıda, ailede, sanatta, bilimde ve bazen de gecenin bir yarısı tavana bakarken kendi zihnimizde. Hayatın bize verilmiş hazır bir anlamı olduğunu düşünmek istiyoruz. Çünkü anlamsızlık ihtimali bedenimizde ağır bir yük haline geliyor. Düşünsenize kocaman bir boşluk, karanlık ya da sonsuz bir hiçlik… Elbet bir başlangıcımız var; ama sonumuzu da bilmek istiyoruz. Aradaki zamanı nasıl dolduracağını her insan kendisi seçer. Belki de bizi sarsan anlam tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Bu hayatın sonsuz olması gerekmiyor ki değerli olsun. Hatta belki tam tersine, sonu er ya da geç olduğu için kimisine göre değerlidir. Bir şarkının güzel olmasının sebebi sonsuza kadar sürmesi değil, bir noktada bitmesidir. Bir gün batımının güzel olmasının sebebi güneşin sonsuza kadar orada kalması değil, birazdan kaybolacağını bilmemizdir. İnsan hayatı da belki böyle.
Half life, Yarı ömür, Bana göre insanın geçmişte bıraktığı kendilerinin hikâyesi. Bir zamanlar olduğumuz insanların sessizce yok oluşu, çocukken inandığımız şeylerin, peşinden koştuğumuz hayallerin, bir zamanlar uğruna dünyayı karşısına aldığımız insanların zaman içerisindeki azalması. Fakat burada tuhaf bir umut da var çünkü bir şeyin eksikleşmesi tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Geçmişimiz hâlâ bizim içimizde. Eski halimiz artık yaşamıyor olabilir ama bizi bugün olduğumuz kişiye dönüştüren şeylerin büyük bir kısmı orada yatıyor. Kaybettiğimiz insanlar, başarısızlıklarımız, utançlarımız, aşklarımız, korkularımız ve çocukluğumuzun o anlamsız görünen günleri hâlâ bizde bir yerlerde.
Ya da… hayat, sürekli bir şeyleri kaybetme sanatıdır. İnsan büyüdükçe daha fazla şeye sahip olduğunu düşünür; ama aslında daha fazla şeyden vazgeçmeyi öğrendiği zamanları yaşıyordur. Ağzındaki emziği, ıyuncaklarını, renkli kalemlerini, hiç bitmesin dediği horoz şekerini, bazı insanları, bazı ihtimalleri, bazı hayalleri ve en önemlisi kendisinin bazı versiyonlarını geride bırakır. Bir keresinde ilkokul arkadaşım Selim bana ”Ben değiştim. Sen de değiş…” demişti. Bunu kabul etmek kolay değildir. Eski arkadaşlarımızı, eski sokakları, eski bilgisayarları, internet kafeleri, o küçük ekranların karşısında geçirdiğimiz saatleri ve hiçbir şeyin bu kadar karmaşık olmadığı zamanları özleriz. Aslında özlediğimiz şey geçmiş değildir. Geçmişte yaşayan bizdir. kendimizdir. Henüz dünyanın bu kadar ağır olmadığını düşünen o küçücük bedendeki kişiyi özleriz. Yıllar sonra Half Life’a baktığımızda yalnızca bir oyun görmeyiz. Bir zamanlar hayatın henüz başlamadığını zanneden kendimizi görürüz. Ölümün bir tuşa basılarak geri alınabildiği, arkadaşlığın birkaç dakika içinde kurulup birkaç dakika içinde unutulduğu, dünyanın küçük bir monitörden ibaret olduğu günleri hatırlarız. O zamanlar hayatın ne kadar kısa olduğunu bilmiyorduk. Belki de güzel olan buydu. Çünkü insan hayatın kısa olduğunu gerçekten anladığı anda, zamanın her saniyesini bir anlamlandırma çabasına dönüştürmeye başlıyor. Oysa bazen sadece yaşamak gerekiyor.
Belki de bütün mesele budur. Anlam aradığımız şu dünyada ve hatta önceki yazılarıma aykırı bir söylem olarak her savaşı anlamlandırmak, her kaybın nedenini bulmak, her acıdan bir ders çıkarmak zorunda değil miyiz yoksa?. Bazı şeyler yalnızca yaşanır ve geçer. Yaşanmak için yaşanmıştır. Sadece bu. Bazı insanlar hayatımıza girer ve çıkar. Bazı günler güzeldir, bazıları berbattır. Bazı hayaller gerçekleşir, bazıları gerçekleşmeden ölür. Bazı soruların cevabı vardır, bazılarının yoktur. Ve belki de insanın olgunlaşması, her sorunun cevabını bulması değil, cevapsız kalabilecek sorularla yaşamayı öğrenmesi de olabilir mi? Çünkü sonuçta hepimiz bir çeşit yarı ömrün (half life’ın) içerisindeyiz. Sahip olduğumuz zaman azalıyor. Çocukluğumuzun, gençliğimizin, sevdiklerimizin ve kendi varlığımızın yarı ömrü her geçen gün biraz daha kısalıyor. Fakat bu korkulacak bir şey olmak zorunda değil. Neden olsun ki? Tam tersine, elimizde kalan şeylerin değerini anlamamız için hayatın bize verdiği en büyük hatırlatma bu. Bir gün bitecek olması, bugün yaşadığımız anı daha kıymetli yapıyor.
Çocukken internet kafede oturup oyunun yeniden başlamasını bekleyen o çocuk, belki bunun hiçbir zaman farkında değildi. Her öldüğünde yeniden doğuyordu. Her şey yeniden başlıyordu. Şimdi ise biliyoruz ki gerçek hayatta böyle bir yeniden başlatma tuşu yok. Birileri gidiyor ve geri gelmiyor. Geçip giden günler sonsuza kadar geride kalıyor. Ama belki hayatın anlamı da tam burada saklı. Yeniden başlayamayacağını bildiğin halde devam etmekte. Bir sonraki güne uyanmakta. Sevdiğin insanın yüzüne biraz daha dikkatli bakmakta. Bir şarkıyı sonuna kadar dinlemekte. Bazen hiçbir işe yaramayan bir akşamı bile olduğu haliyle kabul etmekte. Çünkü elbet vardır içinde türlü manalar; ama hayat her zaman bir anlam sunmak zorunda değil. Bazen yalnızca yaşanması gerekiyor.
Ve belki yıllar sonra yine aynı şeyi düşüneceğiz. Oyun bitmiş olacak, ekran kapanmış olacak, internet kafeler de çoktan ortadan kaybolmuş olacak ve biz o eski günlere baktığımızda hüzünle gülümseyeceğiz. Bir zamanlar hayat sandığımız şeyin aslında küçük bir ekranın içine sığdığını düşüneceğiz. Sonra kendi hayatımıza bakacağız. Onun da bir ekran gibi olduğunu fark edeceğiz. Bir gün kapanacak. Bir gün bütün sesler kesilecek. Bir gün elimizde hiçbir silah, hiçbir plan, hiçbir başarı, hiçbir yenilgi kalmayacak. Sadece yaşamış olduğumuz gerçeği kalacak.
Bu gerçek değil, sadece kurgulanmış bir şey… bu yüzden bazen boşver gitsin. Senin için olanı sev ve yapabildiğin kadar tadını çıkar.

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun: