İşte yine buradayız ve bir sonbahar dönümünün içinde etrafımızı kuşatan bir soğuğun tam ortasındayız. Vakit ne çok erken ne de çok geç, renkler de henüz canlılığını yitirmemiş… Yazdan kalan renklerden bahsediyorum, içimizi ısıtan, tüm canlılığı ile yeşili ile kalbimizdeki o canlılığa can katan renkler… Ama tabii kararıp biten her günün sonunda solmaya ve dalından kopmaya biraz daha yakın. Belki de insanın kendisiyle en çok baş başa kaldığı zamanlar böyle zamanlardır, ne yazın telaşına yetişmek zorundadır ne de kışın soğuğuna bütünüyle teslim olmuştur, sadece bekler, biraz kendini dinler, biraz da geçmişten bugüne taşıdığı ne varsa onunla hesaplaşır. İşte yine yine boğazım acıyor, ciğerlerimi kaşıtan, burnumu sızlatan bir soğuk algınlığına tutulma evresinde, yazışan birkaç satırdan ibaret bir akşamın içindeyim. İnsan bazen bedeninin verdiği küçük işaretlerle bile ne kadar yorulduğunu anlıyor, bir bardak sıcak çayın buharında, pencerenin ardından görünen solgun gökyüzünde, akşamın erkenden çöken karanlığında kendine ait bir şeyler arıyor. Belki de mevsimler yalnızca doğanın değil, insanın da içinden geçiyor ve biz her sonbaharda biraz daha anlıyoruz ki hiçbir şey olduğu yerde kalmıyor, duraksamıyor… en çok da biz. Bir zamanlar içimizi kıpır kıpır eden şeyler bugün aynı heyecanı uyandırmıyor, büyük anlamlar yüklediğimiz bazı cümleler gün geliyor sıradan bir sessizliğe dönüşüyor, beklediğimiz şeyler kendi devinimlerinde yollarına devam ederken biz de fark etmeden kendi içimize doğru çekiliyoruz. Yine de insanın içinde bir yerlerde, bütün bu değişime rağmen, kolay kolay vazgeçemediği bir şey kalıyor. Adını umut koyuyoruz bazen, bazen alışkanlık, bazen de yalnızca yarına uyanmak için kendimize verdiğimiz küçük bir söz. Oysa ben artık her şeyin bir karşılığı olması gerektiğine inanmıyorum, bazı şeyler yaşanıp geçiyor ve bazı akşamlar da hiçbir yere varmayan birkaç satırla sona eriyor. Belki de mesele her şeyin bir yere varması değil, insanın bütün bu yolların sonunda kendisine ne kadar uzak düştüğünü fark etmesi.
Soğuk dışarıda yapraklar yavaş yavaş dallarından ayrılıyor, rüzgâr onları nereye götüreceğini bilmeden sokakların bir ucundan diğerine savuruyor, ben de içimde birikenleri nereye bırakacağımı bilmeden yazıyorum. Ne birilerine bir şey anlatma telaşım var ne de okuyan birinin beni anlamasını bekliyorum, yalnızca içimdeki derin okyanuslarda kalanları biraz olsun dışarı atabilmek istiyorum. Bazı anlar insanın ihtiyacı olan cevaplara ulaşmak yerine bir kaybolup gidecek olan parça kâğıda bir şeyler bırakabilmek amacı taşıyor… Ve galiba sonbaharın en anlamsız yanı da bu, her şeyin yavaş yavaş soluklaştığını görürken bir şeylerin hâlâ yerli yerinde duracağına inanmak… ve sanki bir yaz gecesinin sabahında uyandığımızda aynı gökyüzünün altında yine aynı güneşli bir vaktin bizi bekleyeceğini zannetmek ve üşüten sokakta derin bir yalnızlık şafağında yanılmak… ve buna rağmen, belki de sırf başka türlüsünü henüz öğrenemediğimiz ve bilmediğimiz için, devam etmek.
İçimizi üşüten soğuk bir Ekim akşamından selam olsun.

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun: