Bu film sadece bir kovboy filmi miydi? Yoksa eline silahı alan ve ardına kendisi gibi üç beş haydudu takan bir adamın sıkıcı hikayesi mi? Filme bu nazarda bakanlar yarısında sıkılıp kapattılar tabi. Ancak film eline silah alıp çevresine korku salan bir hayduttan çok daha ötesini anlatıyordu.
” There comes a moment in every man’s life when the dust finally settles, and what remains is nothing but the echo of his own footsteps. ”
Jesse James’in hikâyesi de işte tam bu yankının içinde filizlenir: Bir adamın kendi gölgesinden kaçamayacağı o ürpertici hakikat. Çünkü kader, çoğu zaman insanın yüzüne değil, ensesine dokunur; yaklaşan bir yabancı gibi, nefesini duyarsın ama gelişini seçemezsin. Yapılması gereken şey çoğu zaman bilinmezliktir. İnsan, içinde taşıdığı o görünmez ağırlığı tanımlayamadığı sürece, yolu da hep aynı sessiz vadilerde kaybolur. Jesse’nin “kendi kendine bir sorun” oluşu boşuna değildir; insan önce kendi ellerinin neden kirlendiğini, yüzünün neden sertleştiğini, kalbinin neden yabancılaştığını anlamalıdır. Aksi hâlde, atılan her kurşun aslında önce sahibine değer.

“What must be done?” bu yüzden yalnızca bir eylem değil, bir itiraftır. Bir adam, kendi içindeki karanlıkla yüzleşmeden hiçbir hesaplaşmayı tamamlayamaz. Kaçmak, saklanmak, rol yapmak… bunların hepsi gecenin içinde eriyen geçici bir avuntudur. Çünkü gölgeler yalnızca ışığı değil, gerçeği de takip eder.
Bazen yapılması gereken tek şey, korkuyla yan yana durabilmektir. Onu yenmek değil; onu kabul etmek. Jesse’nin yıldızlara bakıp her gece farklı bir sayı bulması da bundandır: Gerçek, insanın bakışıyla her seferinde yeniden şekillenir. Nihai doğrular yoktur; yalnızca yaklaşan günün ağırlığı ve insanın kendi iç sesinin fısıltısı vardır.
”Hiç yıldızları saydın mı? Ben asla aynı sayıya ulaşamıyorum…sürekli değişiyorlar.”
“What must be done” çoğu zaman bir görev değil, ruhun sessizce diz çöktüğü o kaçınılmaz bozulmadır. İnsan, gecenin ortasında içindeki yankıdan korktuğunda anlar ki bazı kararlar özgür iradenin değil, kaderin soğuk parmaklarının eseridir. Geri dönüş yolu karanlıkla mühürlendiğinde yürümeye devam edenler, güçlü değil; mahkûmdur. O anlarda insan kendi sonunu tasarlayan gölgeye dönüşür. Ve belki de en büyük trajedi, sonun ne zaman geldiğini bile bile ona doğru adım atmaya devam etmektir — çünkü başka bir yön yoktur.
Ve sonunda anlarız ki yapılması gereken şey aslında hep belliydi: Adam, kendi kaderini sırtına almalı, onunla yürümeli, ve en karanlık anında bile kendi gölgesinin bile kendisini terk etmediğini fark etmelidir.
Çünkü bazı sonlar seçilmez. Onlara yürünür.

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun: