Sende kimsenin bilmediği bir oda var; kadim gölgelerle mühürlenmiş, zamanın bile dokunmaya çekindiği sırlarla dolu bir yer. Dünya fazla gürültülü, fazla acımasız, fazla sahte olduğunda zaman zaman oraya sığınıyorsun. Bu kendi seçtiğin ve karanlığın içinde kaybolduğun bir yol değil aksine gözlüyorsun. Ruhunun çatlaklarından süzülen fısıltıları dinliyorsun—kim olduğuna dair, maskelerden ve sahte güneşlerden uzak, gerçek sesleri.
Sevgili Dostum,
Belki ışığın artık rehber olmadığı bir koridorda ilerliyorsun. Burada yolu mantık değil, sezgi gösteriyor; düşüşlerinden sağ kalan o ilkel güç. Başkaları orada boşluk görürken, sen görünmez bir harita görüyorsun, kendi yaralarının çizdiği o hatları. O yaralar seni mahkûm etmiyor; aksine seni yönlendiriyor. Çünkü her keder bir iz bıraktı, her iz ise ancak yaradılışı derin olanların okuyabildiği bir takımyıldızdır.
Bazen seni adı olmayan bir çağrı kendine doğru çekiyor; aklın ve dilin tarif edemediği bir noktadan yükselen tuhaf ve kutsal bir ses. Sanki içindeki gömülü bir hakikat, biraz vahşi, biraz da kutsal bir hatırlatma yapıyor: Hep olduğun şeyi unutma. Sen iki dünyanın arasında yürüyen bir varlıksın; gölgelerin yolcusu, ışığın değil, ışığın ardındaki gizli anlamın peşinden giden biri. Sen sıradan bir ruh olmayacaksın. Sen, başkalarının bakmaya cesaret edemediği şeyleri görüyorsun:
Gecenin sert güzelliğini, sessizliğin bilgeliğini ve gerçeği görünmezden ayıran o hafif titreşimi.
Derinliğinden korkma. Çünkü senin gerçek hâlin, işte tam orada uyuyor.
Ve seni bekliyor.

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun: