Az önce harici diskimdeki eski fotoğraflarımı karıştırıyordum. Bu gurbet gecesinde memleketten yanımda gelirken getirdiğim Kuşburnu çayını da demlemişim ki.. dedim biraz maziye gidelim. Hatta babamla anneme 10’larca sene önce çektirdiğimiz fotoğrafları Whatsapp üzerinden gönderirken, bana ”Bir tane de senin çekindiğin fotoğrafı at bakalım.” deyince 31 Temmuz 2018 yılında çekindiğim bir fotoyu buldum arşivde. Fotoya biraz baktıktan sonra bu yazıyı bu başlıkta yazmak istedim. Tarihe benden bir not olsun.

Milliyetçilik benim için sonradan öğrenilmiş bir kavram olmadı. Ne bir sloganla başladı ne de bir kitap sayfasında. O, çocukluğun en saf hâlinde, farkında olmadan içime işleyen bir duygu olarak doğdu. Türk Milliyetçiliği; ancak kesinlikle faşizan bir yaklaşımla, ayrıştıran, küçümseyen ve başkalarını kabul etmeyen bir çerçevede değil kesinlikle.
İlkokul çağlarımda babam Siirt’in Pervari ilçesinde tabip teğmendi. Üniformasıyla sadece bir asker değil, aynı zamanda bir şefkat ve disiplin timsaliydi. Garnizon, benim için yabancı ya da korkutucu bir yer değildi. Aksine, hayatın doğal bir parçasıydı. Askerlerle içli dışlıydım. Uzun siyah saçlarım vardı. Tombul yanaklarım olduğu için yanaklarımı ısırarak sevdiklerini hatırlıyorum. Ne zaman garnizona girsem bana çikolata, dondurma ve şekerleme alırlardı. O yaşlarda bunun ne anlama geldiğini tam olarak idrak edemezdim; ama babamın teğmen oluşundan sanırım ona duyulan saygı ve sevgi bana da duyuluyordu sanki. Garnizona rahatça girip çıkardım. Askerlerin atış talim yaptığı alanda yerde kalan boş kovan mermilerini toplardım. Sonra onlara ”Bunların içini doldurursak tekrar kullanılır mı? Devlet babanın daha az parası gider.” diye sorarmışım. Tabi o zamanlar Devlet Babayı bir şahıs, tek bir kişi sanıyordum. ^^ 30 Ağustos Bayramlarında törenlerde dövizleri ben taşırdım en önde… Şimdi o fotoğraflar elimde yok; ama bulursam buraya eklemeye çalışacağım. Dolu dolu gururla geçen bir çocukluk. Bunlar sıradan çocukluk anıları gibi görünse de aslında yıllar içerisinde ortaya çıkan bir karakterin ilk izleriydi.
Yıllar geçti. Bir gün aile albümlerini karıştırırken, babamın ve amcamın gençliklerinde ülkü ocaklarında çekilmiş fotoğraflarını görmüştüm. Fotoğraflardaki bakışlar, duruşlar, ciddiyet ve resmiyet… O an içimde bir şey kıpırdadı. Sordum:
“Bunlar kim baba, yanındakiler?”
Cevap kısa ama çok derindi:
“Biz bu vatan için silahsız ve üniformasız askerlerdik.”
İşte o cümle, milliyetçiliğin benim zihnimdeki çerçevesini çizdi. Milliyetçilik sadece elinde silah olanların değil; gerektiğinde kalemiyle, emeğiyle, ahlakıyla, duruşuyla vatanına sahip çıkanların meselesiydi. Ortaokul ve lise yıllarına gelindiğinde bu duygu daha bilinçli bir hâl aldı. Vatan kavramı, artık sadece bir coğrafya değil; üzerinde yaşanmışlık olan bir mirastı. Millet dediğimiz şeyin bir ırk üstünlüğü değil; ortak kültür, gelenek, dil, tarih ve bağımsızlık bilinci olduğunu fark ettim. İstiklâl Marşı, o günlerde sadece törenlerde okunan bir metin olmaktan çıktı; her mısrasında bir bedel, bir fedakârlık olduğunu hissettiren bir yemin hâline geldi. ”Korkma sönmez bu şafak!” ne kadar derin değil mi?
Türk milliyetçiliği benim için hiçbir zaman başkalarını dışlamak anlamına gelmedi. Irkçılığa sapmadan, üstünlük iddiasına kapılmadan; aksine kendi milletine karşı sorumluluk duymak demekti. Kendi kültürünü tanımak, korumak ve gelecek nesillere onurla aktarmak demekti. Farklı kimlikler muhakkak olacak; ancak bizi birleştiren, tekleştiren ve ayırmayan unsurlar da hep baki kalacak.
Elbette her iradeyi ifade eden bir sembol, şekil, unsur olur. Bunlar zihnimizde akla gelen ilk imgelemi oluşturur. Mesela ”Bayrak” denildiğinde aklımıza ilk kendi bayrağımız gelir. Kendi bayrağımızın rengi, desenleri, sembolleri… Bu çok doğaldır. Ancak şeklin de ötesinde bir mana vardır. Göklere gönderilen bayraklar eskir, yıpranır. Peki ya zihnimizdeki bayrak? O da güneşten, yağmurdan, rüzgardan ve zamandan dolayı yıpranır mı? Zamanla anladım ki bu düşünce bir sembolden çok daha fazlasıydı. Bir rozet, bir slogan, bir görüntü değil; derin manalarla dolu bir ideolojiydi. Şekilcilik hiç olmadı. Çünkü Türk milliyetçiliği, bence “nasıl göründüğünle” değil, “ne yaptığınla” ölçülür. Devlet için çalışmak, millet için üretmek, bulunduğun her yerde adil, dürüst ve faydalı olmak. Kendine, devletine, milletine hatta başka milletten olanlara…Asıl ölçüt budur.
Bu ideoloji, zor zamanlarda kaçmayı değil, sorumluluk almayı öğretir. Alkış beklemeden hizmet etmeyi, menfaat değil memleket düşünmeyi öğretir. Sessizce yapılan fedakârlıkları, görünmeyen ama ayakta tutan değerleri anlatır. Bugün dönüp baktığımda şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki Türk Milliyetçiliği benim için bir dönem hevesi ya da geçici bir duygu olmadı. Çocukluk anılarımla yoğrulmuş, gençliğimde bilinç kazanmış, olgunlukla birlikte anlamı derinleşmiş bir dünya görüşü oldu. Zor zamanlarımda motivasyon kaynağım. Beni her seferinde ve yeniden yapmayı düşündüğüm, isteğim şeylerin yapılması rayına oturtan bir duygu.
Bu, yürekte taşınan bir ideolojidir. Zamanla eskimez, şartlara göre şekil değiştirmez. Çünkü özü bellidir: Milletin bekası, devletin devamı ve insan onuruna yakışır bir gelecek.
Ve evet…
Biz bunu yüreğimizde taşıyoruz.
Taşımaya da sonsuza dek devam edeceğiz.

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun: