Bazı vakitler insan nerede bırakması gerektiği yeri kestiremez. Son görüşmemizde gezgin bana ”Tutmanın ağırlığı, bırakmanın hafifliği…” demişti. O an pek anlamamıştım tam olarak söylemek istediği şeyi. Geçen zaman ve hayatın tam bu sıradaki dönüm noktası bunu biraz idrak edebilmem için bir reaksiyon gösterdi. İkindi vaktini biraz geçiyordu ve bunu aklıma getirecek bir şey oldu. Bu yazıya hayat veren bir şey meydana geldi.
Sürüp giden hayat bize çoğu zaman sonradan elde ettiklerimizi tutmayı öğretir. Çocukluğumuzdan süregelen bir alışkanlık ile sevmeyi tutmakla, başarmayı tutmakla, güçlü olmayı tutmakla eş anlamlı zannederiz. Oysa insanın en büyük olgunluğu bazen avuçlarını açabilmesinde gizlidir. Dua etmek için elini açtığın tam o sırada tuttuğun şey de ellerinden uçup gider. Bunu kabullenemeyiz belki fakat her şey tutulmak için yaratılmamıştır. Bazı duygular geçmek, bazı insanlar uğramak, bazı acılar ise dönüştürmek, bazı acı deneyimler de öğretmek için bize gelir.
Sıkı sıkıya tuttuğumuz o şey her ne ise bazen bırakmamız gerekir. Çünkü taşımaya zorladığımız o şey artık bizi taşımıyordur. Bize sadece uğramıştır. Sırtımızdaki yük bize mutluluk ve umut kaynağı olmaktan çok bir alışkanlığa dönüşmüştür. Alışkanlık ise ruhumuzu kabzeden en ağır zincirdir. Sonunda onu öldürür; ama yavaş yavaş yapar bunu. İnsan çoğu zaman çektiği bu acıya değil, o acının tanıdıklığına bağlanır. Esiri olur. Bildiği kederi, hiç bilmediği bir huzura tercih eder. Bu yüzden bilineni bırakmak bir vazgeçişten çok ötesidir. Hepimiz her ne kadar deneyimli olsak da bilinmeyene doğru bir adım atarken korkarız.
Üzülüyorsun ve korkuyorsun Sevgili Dostum; ama bazen bırakmak zorundayız. Çünkü orada, onunla kalmak bu hayatın temel felsefesine bir inkardır. İçimizde sessizce büyüyen ve her geçen gün bize o rahatsızlık hissi veren bu şey, aslında hakikatin kulaklarımızdaki sesidir. Bir yerde artık sevilmediğimizi, bir düşüncenin artık bizi büyütmediğini, bir hayalin artık bizim hayalimiz olmadığını, bir çabanın ya da başarının artık bize ait olmadığını biliriz. İşte tam bu sırada, bunu kabul etmek bize çok zor gelir; çünkü her insan en çok kendi yanılgısıyla ve hayal kırıklığıyla yüzleşmekten korkar.
Bırakmak yenilmek ve çoğu kez bir kayıp değildir. Her savaş kazanılmak için verilmez. Bazı savaşlar, bir ülkenin milli varlığını ve bütünlüğünü korumak için yapması gibi bir insanın da kendi varlığını ve içindeki fazlalıkları temizlemesi içindir. Kimi zaman hayallerimizi süsleyen bir çabanın sonucunu görmeyi, bir başarıyı, bir ilişkiyi ve kimi zaman bir beklentiyi bırakırız. Tutunduğumuz şeyler her zaman sevdiğimiz şeyler değildir; zira bazen korkularımıza tutunuruz. Bazen içinde yaşadığımız toplumun bize biçtiği rollere… Bazen de yıllarca emek verdiğimiz bir hikâyenin bitmiş olabileceği gerçeğini kabullenmemek için direniriz. Oysa biten bir şeyi sürdürmeye çalışmak, başta kendimize, geçmişimize ve de geleceğimize haksızlıktır.
Bırakmayı ve yeniden kaldığımız yerden başlamayı öğrenmedikçe özgürleşemeyeceğiz. Sahip olma yetkisi de bir özgürlüktür; ama sadece sahip olmakla değil, bazen bir şeylerden vazgeçebilmek de bir özgürlüktür. Yani elinde tutabildiğin kadar değil, gerektiğinde bırakabildiğin kadar özgürsündür. Bırakmak, hatıraları silmek demek değil onları oldukları yerde kabul etmektir. Geçmişi değiştiremeyiz; ama onunla yaşayabilmeyi ve varsa üzerimizdeki yükünü de taşımayı öğrenebiliriz. Edindiğimiz hatıralar omuzlarımızda taşınacak yükler değil, kalbimizdeki kilitli odalarda saklanan izlerdir.
Bazen bir insanı bırakmak gerekir. Onu sevmediğimiz için değil, kendimizi sevmeye başladığımız için; çünkü artık orada olmak istemeyen birini tutmaya çalışmak kendine ihanet etmek demektir. Kendini tüketen bir fedakârlık, bir maharet değil, ruhu yavaş yavaş kabzeden bir yok oluştur. Sevgi, hiçbir insanı üzmez ve eğer bir yerde üzülüyorsan orada sevgi değil bağımlılık vardır.
Bazen bir hayali de bırakmak gerekir. Çocukken kurduğumuz o büyük hayal bugünkü gerçeğimizle uyuşmayabilir. Hayatımız boyunca çok hayalimiz değişecek ve hayal değişti diye hayat bitmez. Aksine, zaman gibi insan değiştikçe hayalleri de değişiyor. Dün istediğimiz şeyi bugün bu kadar istiyor muyuz? Aynı derecede mi? İsterken hala kalbin ve bedenin titriyor mu?
Hayat biriktirmek kadar kaybetmeyi de gerektiriyor. Bu düzen evvelden böyle kurulmuş, kimin gücü yeter değiştirmeye? Küçük bir ev düşün ki içindeki fazlalıkları atmadıkça ev düzenli olmaz. Bazı şeyler tekliği ister; mesela 3 televizyon, 2 buzdolabı, 3 çamaşır makinesi…İşe yarayan bu şeyler artık o küçük ev için fazlalık olmalarından dolayı sorun haline gelmiştir. Duygularımız için de aynı şey geçerlidir. İçimizde biriktirdiğimiz kırgınlıklar, pişmanlıklar, bitmiş hikâyeler zamanla ruhumuzun odalarını daraltır. Oysa ferahlık ve huzur boşlukla başlar. Huzuru geniş boşluklarda bulmuyor muyuz? Bizi yoran ve bıraktığımız her şey içimizde yeni bir yer açar. Sonunda şunu anlarız. Her şey bizimle son bulmak zorunda değildir. Bazı insanlar bizden sonra da yollarına devam eder. Bazı hayaller başkasının hayatında filizlenir. Bazı materyaller bir başkasının elinde yeni bir form bulur… Bizim payımıza düşen ise zamanında bırakabilme yeteneğidir; çünkü tutmanın bir sınırı vardır. Zordur. Yorar.
Bugün burada, bu satırlarda elimizdekileri ve bizle olanları tutmayı bilmek kadar bırakmayı da bilmenin şimdiki zaman ve gelecek zaman içerisindeki kıymetini anlamaya çalıştık. Sizlerle birlikte bu satırları okuyan ben de anlamaya çalışıyorum. Zira ben de sizler gibi çoğu zaman ne vakit direneceğini, ne vakit akış dediğimiz kendi haline bırakacağımı bilemiyorum. İnsanız, sanıldığının aksine o kadar güçlü değiliz ve her şeyi kontrol edecek bir gücümüz yok. Bazen kabullenmek dışında başka çaremiz de yok.
Aziz Dostum! Bazen bırakmamız gerekir. Bırakmak zorundayız. Bırakmış olmamız bizim için iyidir….Ve çoğu zaman bıraktığımız şey değil, bıraktıktan sonra bulduğumuz o şey her ne ise bize ait olandır.

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun: