Hüzünlü Bir Yolculuğun Hikayesi

Soğuk ve yağmurlu bir İstanbul gecesinde ayrılmak için hazırlığımı yaptığım otel odasından yazıyorum… Pencereden sızan sarı sokak lambalarının ışığı, ıslak kaldırımlara düştükçe bir hüzün bulutu gibi yayılıyor odama. Dışarıda rüzgâr, yağmurla birlikte şehirden kopan bir melodi çalıyor; tam da gitmeye hazırlandığım bu anda, İstanbul bana hem veda ediyor hem de hesap sorar gibi.

Zaman… ne kadar hızlı akıyor. Elimde kalan birkaç gün, birkaç saat, birkaç an… hepsi birden kayıp gidiyor. İnsan bir şeye tutunmak isterken, hayat öyle hızlı bir akış gösteriyor ki, göz açıp kapayıncaya kadar en sevdiğiniz anlar bile geride kalıyor. Ve işte tam da burada, insanın en çok sorduğu sorular beynimde çakmaya başlıyor. Neden her güzel şey için uğraşmak zorundayız? Neden sevinçler, keşifler, mutluluklar birdenbire önümüze gelmiyor da, birer birer sınanıyor gibi, her biri ayrı bir çaba ve yorulmalar gerektiriyor?

İstanbul’un bu soğuk ve yağmurlu gecesi, bu soruların cevabını bana vermiyor elbette. Sessiz kalıyor. Ona bu yüzden çok kızıyorum. Hiddetimi gösterecek gücü kendimde bulamıyorum; ama şikâyet ediyorum; çünkü havalar güzel giderken, insanın içi açılırken, bir Türkiye sefaretnamesinin tam ortasında, tam da keyfin yerine geldiği anda havanın bozulması, bir nevi bana sunduğu güzelliklerin yanı sıra, bazen artık usandıran da kaderin cilvesi gibi… Küçük bir şehri gezmek, küçük bir anı biriktirmek isterken, gökyüzü sanki “Senin zamanın şimdi değil.” der gibi kapalı. Değil belki evet… biliyorum ve susuyorum. Susup gidiyorum. Yine her zamanki gibi beni alıştırdığı o uzun yolculuğa yine kendimle çıkıyorum.

Ayrılış saatini beklerken valizimi bile toplamayı istemeyen canım, bir o kadar sıkkın ve içimde bir burukluk, bir yorgunluk ve hâlâ anlatılmayı bekleyen ve henüz hiç yazılmamış bir İstanbul hikâyesi var. Belki de hüzünlü olan yalnızca bu yolculuğa tek başıma katlanmış olmak değil; belki de kalbimi kaplayan ve beni sarıp sarmalayan bir hüzün… her güzel şeyin peşinden koşarken yaşadığımız, önceden haberimiz olmayan ve kazanmaya çalıştığımız, kalplerinde bir çiçek açtırmaya çalıştığımız o insanların küçük/büyük ihanetlerinin de bir toplamı. Belki de bu yüzden ayaklarım gitmek istemiyor. Ama başka bir seçeneğim de yok. Olmasını dilerdim. Ve ben bunu kendime ifade edebilmek üzere yazıyorum. Yazmak, belki de hüzünlü yolculukların en güzel avunma biçimi ve ben buna sığınıyorum. Pencereden düşen yağmur damlaları gibi, kelimeler de sessizce akıyor ve bana, “Her şey geçer, elbet bu da geçer…” diyor.

Ve böylece İstanbul’u ardımda bırakmaya hazırlanırken, hem şikâyet ediyor hem de vedalaşıyorum. Çünkü hüzünlü bir yolculuk, sadece gidişte değil, ardımızda bıraktıklarımızda da hissedilir.

29 Mart – Üsküdar


Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun:

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.