İsmet Özel’in Münacaat Şiiri – İçimizdeki Sessiz Haykırış

Bazı dualar vardır, belki kabul edilmez belki geciktirilir. Sonrasında insan kalbinin derinliklerinden gelen bir sorgulamaya yönelir. İsmet Özel’in Münacat şiiri tam da bu kırılma noktası ile başlar ve o hayat muhasebesine inceden inceye dokunur. Münacat, kelime manası olarak Yüce Yaratıcı’ya yakarış demektir. İçten gelen bir duadır; ama İsmet Özel’in münacatında bu tam salt bir dua değildir. Bir dua gibi başlar; fakat klasik bir dua değildir. Naz makamını da kullanmak istercesine daha çok insanın kendi içine yönelmiş, kendisiyle yüzleşmiş ve başta sitem edip sonradan farkına vardığı şeylerin haliyle Allah’a yeniden Münacat etmek üzere yazdığını düşündüğüm bir şiirdir.

Münacat, bir iç muhasebenin, hesaplaşmanın eseridir. Okurken / dinlerken insan ister istemez kendi münacatını da düşünür. Kimseye anlatamadığı hislerini, itiraf edemediği korkularını, içten bir teslimiyetle Yüce Yaratıcı’ya sunma ihtiyacını kalpten hisseder. Münacat şiiri, bu yönüyle sadece bir şiir değildir. Kırılmış kalplerimize bir rehber, bir yoldaş ve bir ayna gibidir. İçimizde sakladığımız duyguları ortaya çıkarır ve sessiz bir şekilde söyler, ”Yalnız değilsin, senin gibi düşünen, senin gibi sığınan, senin gibi olan başka insanlar da var ve sen henüz bilmesen de her şeyin bir anlamı var.

İşte İsmet Özel’in Münacat şiiri, ellerin açıldığı ve yakarıldığı klasik bir dua gibidir; ama bunu günümüz modern insanın yalnızlığı arasında bir köprü kurarak yapar. Eşsiz kelimelerin ifadeleri ile ruhumuza dokunur ve kendimize söyleyemediğimiz şeyleri söyler. Bu şiiri her dinlediğimizde / okuduğumuzda, kendi içimize dönmekten korkmamak gerektiğini anlarız. Korkularımızı, eksikliklerimizi, üzüntülerimizi, yalnızlıklarımızı fark etmek… ve işte tam o sırada O’na en yakın olduğumuz, her şeyin kırılma noktası olan anı başlatır.

Münacaat

Bu yaşa erdirdin beni, gençtim, almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde.
Bir zamandı,
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye.
Ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.

Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi.
Genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için.
Halbuki aşk başka ne olsundu hayatın mazereti?
Demedim dilimin ucuna gelen her ne ise,
vay ki gençtim,
ölümle paslanmış buldum sesimi.

Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin.
Bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana.
Gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda?
Gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi,
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne.
Bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak,
bulutu kapsayarak, açmadan buluta içtekini
tanıdım. Ademoğlu kimin nesiymiş,
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi?

Çeşme var, kurnası murdar,
yazgım; kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

Gençtim ya, ne fark eder deyip geçerdim.
Nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da;
gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem,
ne fark eder demişim,
bilmeden farkı istemişim.

Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine,
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!

Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım,
hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine.
Yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar,
yola devam ederdim.

Gençtim işte, şehrin o yatık raksından incinen yine bendim.
Gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın,
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.

Bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar,
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde.
Hani yok burada yanlışı yoklayacak hiç aralık?
Bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için,
kalmadı hiçbir tepe çıkılmadık.
Eriye idik nesteren köklerine sindiğimizce,
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık.
Ah, bir olaydı diyorduk, vakar da yoksanaydı.
Doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız,
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık.
Gönendi dünya bundan, istifade,
dünya bayındırladı:

Bir yakış, bir yanış tasarımı beride,
öte yakada bir benî adem,
her gün küsülü kaldık.

Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan,
artık bu yaşa erdirdin beni, anladım.
Gençken almadın canımı, bilmedim;
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş.
Çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer,
çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.

Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana, yarabbi.
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu.
Kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde.
Bileyim hangi suyun sakasıyım, ya Rabbelalemin.
Tütmesi gereken ocak nerede?

– İsmet Özel


Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun:

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.