Hayatta hepimizi üzen, sarsan hatta derinden sarsan bir çok olay olmuştur değil mi? Peki hayat bizi neden sarsıyor hiç düşündün mü? Hayatımızda onlarca hatta belki yüzlerce kez bizi sarsan şeyler gelir durur başımıza. Bizi derinden yaralayan ve yerlerimizi değiştirmemize sebep olan şeyler. Terk edip gitmeler, şehir değiştirmeler, gittiği deniz kenarını veya bir kafeyi ya da oksijen aldığı o yerleri artık kaybettiğimiz o anlar…
Belki de sarsılmak insanın bulunduğu yeri kaybettiği an değildir; aslında yerini yeniden aradığı andır. Çoğu zaman her şey yolundaymış gibi yaşarız. Günler birbirini kovalar, insanlar gelir gider, sözler söylenir ve unutulur. Biz de unuturuz. Unutmak, bazen hatırlamaktan daha kolaydır çünkü acıyı geciktirir. Ama hayat gecikmeleri sevmez. Bir noktada durur ve bizi olduğumuz yerde sarsar.
Sarsıntı çoğu zaman büyük bir felaketle gelmez. Küçük bir cümle, beklenmeyen bir sessizlik, yarım kalan bir veda yeterlidir. İnsan o an anlar; aslında uzun zamandır çatlayan bir şeyler vardır içinde. Biz sadece o çatlağı görmezden gelmişizdir. Hayat, görmezden geldiklerimizi yüzümüze çarpmayı sever. Eminim senin de olmuştur çok ”Keşke!” dediğin anlar. Korkarım ki hayat yine sana ”Keşke!” diyeceğin anlar yaşatacak.
İnsan en çok alıştığı şeyler değiştiğinde sarsılır. Çünkü alışmak, fark etmeden bağlanmaktır. Bağlandığımız her şey, bir gün elimizden kayma ihtimali taşır. Bu ihtimali kabul etmek zor gelir. Bu yüzden kaybın kendisi değil, kaybın ihtimali bile insanı yerinden eder.
İç Sarsıntılarının Bize Sessiz Öğrettikleri
Sarsıldığımızda ilk yaptığımız şey anlam aramaktır. Neden oldu, niye şimdi, neden ben? Oysa hayat çoğu zaman nedenlerle ilgilenmez. Olan olur. Geriye kalan, bizim bununla ne yaptığımızdır. Sarsıntı insanı yavaşlatır ve düşünmeye zorlar. Daha önce hiç sormadığı soruları sordurur. Ben kimim? Neye tutunuyorum? Beni ayakta tutan şey gerçekten güçlü mü? yoksa ben mi ona gereğinden fazla anlam yüklüyorum?

Bu soruların cevapları çoğu zaman hepimizi rahatsız edici şekildedir; çünkü insan, kendine karşı dürüst olduğunda bazı yüzleşmelerden kaçamaz. Bazen bir sevgi sarmalı içinde kalmamızın nedeni sevgi değildir. Bize farklı gelen bir şey, sıradanın dışında ya da herhangi bir alışkanlıktır. Birilerini sırf sevmek alışkanlığına tutulduğumuz için ve buna sevilmeye değer olmayan insanlar da denk geldiği için. Bazen bir hayalin peşinden gitmememizin nedeni de korkudur. Sevilmeye değer olmayan insanların kalplerimize bıraktığı o korku. Nasıl olur sen de ben de iyi biliriz. Bazen de kendimizi suçlamamızın nedeni, başkalarını affetmek istemeyişimizdir. Beklediğimiz şeyler onlarda gerçekleşmediği için bizde yarattıkları sarsıntılardan dolayı içten içe duyulan sevginin yanı sıra onları affetmek istememe duygusu saplanır kalır kalplerimize.
Sarsıntı, işte tam burada öğretir. Can yakarak ama gerçekleri saklamadan. Sarsıldığında insan yalnız kalır. Etrafında insanlar olsa bile; çünkü kimse senin içindeki yıkımı tam olarak göremez ve yüzündeki o gülücüklerden durum çıkarımları yapar. Kimse, gecenin bir yerinde içine çöken o ağırlığı senin yerine taşıyamaz. Aklında hep en son gülümsemen kalmıştır ve bununla beraber herkes kendi yükünü taşır, seninki de kalbinin yalnız olduğunu hissettiği tam o an sana kalır.
Bu anlarda insan kendisiyle yüzleşir ama bu bir tanışma değildir. Daha çok bir hesaplaşmadır. Kendine sorarsın: Ne zamandır böyleyim? Ne zaman vazgeçtim? Ne zaman kendimi yarım bırakmaya başladım? Neden böyle yaptım? Gerçekten böyle yapmak zorunda mıydım? Cevaplar net değildir. Çünkü karanlık netlik sevmez. Karanlık, insanın zihninde dolaşır. Şüphe bırakır. Suçluluk bırakır. “Ya ben yanlışsam?” düşüncesini fısıldar; ama maalesef bu sorunun cevabı genelde ”hayır, değilim, değildim.” olur. İçindeki sarsıntılar sana haksız olduğun halde haklı olmayı da öğretir. Zira yıkıp döken o depremlerde haklı olmayı düşünmek belki de yıkılmayacağını bildiğin bir yere sığınmaktır.
Bazen en büyük sarsıntı bir kayıp değildir. Hiç gitmeyen; ama artık seninle de olmayan bir şeydir. Bir sevgi, bir duygu, bir inanç, bir insanın sende bıraktığı o koca boşluk. Öyle büyük bir boşluk ki ne yasını tutabilirsin ne de yok sayabilirsin. Orada öylece durur; ama ona uzanmaya korkarsın. Yürüyüp gittiğin yolda öylece önünden geçerken her gün için parçalanırken bakmadan geçmeye çalışırsın. Son olmayacak belki sarsılmak, sana buna alışmayı da öğretir.
Dağılan Bazı Şeyler Geri Toplanmaz
Ümit etmek güzeldir evet; ama bazı şeyler kırılmaz direkt dağılır ve dağılan şeyler eski hâline asla dönmez. İnsan, işte tam o sırada bunu fark ettiği ve kabullendiği an daha çok acı duyar. Çünkü umut, bazen gerçeğin önüne geçer. “Belki düzelir” dediğimiz her şey. Düzelebilir umudu ile baktığımı o şey aslında toplanmamak üzere dağılmıştır ve bunu fark ettiğimiz anda biraz daha içimizi kemirir.
Her sarsıntıdan sonra insan değişir ama bu her zaman oturan bir anakaya gibi güçlenmek değildir. Bazen sadece sertleşirsin, daha az beklersin, daha az bir şeylere bağlanırsın ve daha az hayal kurarsın. Ve insan bir süre sonra şunu fark eder. Hayat aslında kendisini sarsmamıştır. Zaten çökmüş olan yere son darbeyi indirmiştir. Asıl acı olan da budur, o hiddetli yıkımın yeni değil sadece biraz daha fazla gecikmiş olması.
Belki de bu yazıya başlığı veren bir “son bir kez sarsılmak” diye bir şey yoktur. Hayatta yaşadığımız her sarsıntı, bir öncekinden arta kalanların üstüne gelir. İnsan sadece daha az bağırır, daha az anlatır, daha sessiz dağılır.
SON bir kez sarsıldığında bile bazen insan, ayağa kalktığını sanır. Oysa sadece yere alışmıştır. Hayat devam ediyormuş gibi görünür. Günler geçer, takvim değişir, insanlar konuşur. İnsan da konuşur. Güler hatta. Ama içindeki o kırık yer, yerinden kıpırdamaz. Üstü örtülmüştür, onarılmamıştır.
ve SEN işte tam o sırada hayatın boyu devam edecek bu sarsılmaları ümit ederek ve yineleyerek son bir kez sarsılmak olarak düşünürsün. Sevgili dostum, korkarım ki bu hiç bir zaman bitmeyecek.

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun: