Keşke geri gelse dediğimiz günler

keşke geri gelse dediğimiz günler

Sana muhteşem geçmiş bir çocukluğumda belki de çölde bir zerre tanesi kadar bile yer kaplamayacak günlerimden bahsetmek istiyorum. Yaşadığımız bu son Çağda neden herkes eskiye dönme hayalinde diye düşünmeyen ne sen kaldın ne de ben kaldık. Herkes kaldı. Zaman ve an ne olursa olsun geçmişe duyduğumuz özlem her geçen gün artıyor. Dün de bile. Bir önceki gün hüznümüz, ondan pek öncesi özlemimiz ve nihayetinde geçen yıllar iç geçirdiğimiz bir sirkülasyonda ilerliyor. Bilmem fark ettin mi geçip giden ve dünleşen güne dair arayışlarımız sürüyor. İnsanların sosyal mecralarda bazen bir yanık türküye bazen ritmi ağır bir şarkıya yorum yapmasının tetiklenmesinin bir sebebi var.

Sana muhteşem geçmiş bir çocukluğumda, belki de çölde bir zerre tanesi kadar bile yer kaplamayacak günlerimden bahsetmek istiyorum. Çünkü insan bazen en küçük şeylerin içinde en büyük bir hayatı saklar. Çok geçmişte kalmış hayatını. Şimdi dönüp baktığımda koca yılların, takvim yapraklarının arasından sızan şey; büyük olaylar değil, küçük ayrıntılar. Bizim büyük hayatlarımız olmadı ki. Senin de benim de içine dünyaları sığdırdığımız küçücük bir hayatımız vardı. Hep bizimle beraber olan. Bazen bir bakış, bir ses hatta bir koku… Tüm bunların hepsi birer kapı aralığı gibi. Sanki az önce çıkıp gitmiş biri gibi.

Yaşadığımız bu son 250 yıllık gün dönümü kalmış Çağ’da neden herkes eskiye dönme hayalinde diye düşünmeyen ne sen kaldın ne de ben kaldık. Herkes kaldı. Modernliğin üzerimizdeki baskısı arttıkça, içimizdeki ilkelliğe olan özlem de büyüdü. Şöyle düşün ki araştırma yapmak için kilometrelerce uzakta bulunan kütüphaneye gitmek için yürüdüğümüz saatler ve yol arkadaşımızla yaptığımız muhabbetler. Şimdi bir ilkokul çocuğuna kütüphaneye gidip ansiklopedilerden araştırma yapmak sanırım komik gelecektir. Zaman ilerledikçe hafiflemesi gereken yükler sanırım daha da ağırlaşıyor. Kolaylaşması gereken hayat kolaylaşırken gittikçe karmaşıklaşıyor. Belki de bu yüzden, insanlar ileri gitmekten çok geri dönmeyi düşlüyor.

Zaman ve an ne olursa olsun, geçmişe duyduğumuz özlem her geçen gün artıyor. Dün de bile. Bir önceki gün hüznümüz, ondan pek öncesi özlemimiz ve nihayetinde geçen yıllar; iç geçirdiğimiz bir sirkülasyonda dönüp duruyor. Aynı cümleler, aynı iç çekişler… Bilmem fark ettin mi, geçip giden ve dünleşen güne dair arayışlarımız hiç bitmiyor. İnsan bazen geçmişi hatırlamak için bir sebep aramıyor bile. Yataktan kalktıktan sonra ya da bir öğlen molasında bir şarkı, bir görüntü, bir cümle yeterli oluyor. Şaşırtıcı bir şekilde 15 yaşındaki bir çocuk bile sorulunca dün diyor. Hiç düşündün mü? İnsanların sosyal mecralarda bazen yanık bir türküye, bazen ritmi ağır bir şarkıya yorum yapmasının bir sebebi var. Kimse şarkıyı gerçekten dinlediği için yazmıyor o cümleleri. Herkes kendi içindeki eski bir anıyı yokluyor.

Annemin yaktığı sobanın karanlıkta tavana vuran ışıltısı, karda ıslanan ayaklarla okula koştuğu sabahlar..

Çocukluk dediğimiz şey, aslında bir zaman dilimi değildir. O bir histir. O his, büyüdükçe kaybolmaz; ama üzeri örtülür. Sorumluluklarla, kaygılarla, yetişkin olmanın ağır cümleleriyle… Oysa bir zamanlar ayaklarımız ıslanarak karda okula koşarken, ne yarını düşünürdük ne de geç kalmanın bedelini. Soğuğu hissettiğimizi bile hatırlamıyorum; benim hatırladığım tek şey dondurucu soğukta üşüyen kızarmış ve artık tutmayan ellerimizle son kartopunu bir an evvel sıkıp düşmanımıza fırlatmak, suratımıza çarpan karın verdiği acıyla ağladığımız sonrasında nefesimizin buharı ve arkadaşlarımızla gülüşümüz. Eve döndüğümüzde annemin doldurduğu sobanın çıkardığı o kendine has gürültüsü…Hazırladığı kömbenin, ketenin kokusu… Nefis yemekleri yedikten sonra ve yorgunluğumuzdan dolayı gelmesine engel olamadığımız o tatlı uyumalarımız…

Mahallede saklambaç oynadığımız akşamlar vardı. Akşam ezanı okununca kuraldır, oyun her neyse o biter. Güneş batarken bazen o kadar doyumsuz bir an ki oyunun bitmesine kimse razı olamıyor. Bir evin duvar dibinde saklanırken kalbimizin yerinden çıkacak gibi atması… Bulununca kaçarken düşüp dizimizi kanatmamız ve yine de oyuna devam etmemiz. O dizdeki yaralar geçti ama o heyecan içimizde kaldı. Yaşıyor.

Anadolu insanın tatil köyü genelde doğduğu köydür. ^^ Yüzdüğü deniz değil varsa köyün deresi, ırmağıdır. Benim de öyleydi bilir misin? Serin ırmağında yüzdüğümüz yaz günleri… Suyun soğukluğu ilk anda ürkütür, sonra alışırdık. Ayağımıza bir şey değdiğinde ”aha yılan” diye bağırırdık. Korkar kaçardık ama yine de vazgeçemezdik.

Diğer mahalle çocuklarıyla kavgaya tutuştuğumuz günler bile masumdu. Kızgınlık kısa sürer, barışmak uzun. Bakkaldan aldığımız o gofretin mis kokusu, sanki dünyanın en güzel ödülüydü. Bazen okul kantininden yediğimiz sucuksuz tostların tadı, dün yediğim en pahalı yemek neydi bile bilmezken, tadını çoktan unuttum.

Yaramaz bir öğrenci olan benim kulaklarımı çeken öğretmenimizin sesi hâlâ kulağımda. Ona içten içe kızardık ama ertesi gün yine severdik. Dondurma aldığımızda bedava çıksın diye bildiğimiz tüm duaları sıraladığımız anlar…O heyecan şimdiki çocuklara bilgisayar ve telefonlardan oynarlarken geliyor mu? Mahalenin kaldırımlarında, apartman girişlerinin serinliğinde oynadığımız sporcu kartları, birinci kattaki Hatice teyzemizin çocuklar çok ses yapıyorsunuz diye kızması ama bizi oradan kovmaması… her kaybettiğimde gözyaşı döktüğüm taso oyunu… Hayatta her insan kaybeder. Çok şey kaybedeceğiz ve kazanacağız da bu yolculukta. Kaybetmeyi oradaki çocukluğumuzda öğrendik belki de; sessizce ağlayıp sonra tekrar denemeyi. Ve belki de bizi şimdikilerden daha güçlü yaptı. En sevdiğimiz şeylerden birini arkadaşımıza ütülmemiz.

Geçmişe özlem duymamız, bugünü sevmediğimizden değil; geçmişte kendimizi daha tanıdık hissettiğimizden. O çocuk hâlâ içimizde bir yerde duruyor. Bazen bir şarkıyla uyanıyor, bazen bir kokuya tutunuyor. Ve biz, her defasında ona biraz daha yaklaşmak için eskiye bakıyoruz.

Ve işte tam burada, tam bu sırada kelimelerin tekrara düştüğü yerdeyiz. Bunca hatıranın, bunca iç çekişin ardından söyleyebildiğimiz tek cümleye geliyoruz: “Keşke geri gelse…” Ne tuhaf, bu cümlede bir umut yok aslında; daha çok kabulleniş var. Geri gelmeyeceğini bile bile kurulan bir cümle bu. Şaşırtıcıdır ki yine de dilimizden düşmüyor.

Keşke geri gelse dediğimiz günler; ayaklarımızın ıslanmasına aldırmadan koştuğumuz sabahlar, soba ışığında uzayan gölgeler, bir gofretin dünyayı güzelleştirmeye yettiği zamanlar… Keşke geri gelse; kaybettiğimiz tasolar için ağlayabildiğimiz, dondurma bedava çıksın diye safça dua edebildiğimiz o hâlimiz. Çünkü o günler sadece takvimde kalmadı; bizden bir parça alıp götürdü ve içinde yaşatıyor. Bu, çok derin. Bir tasviri ya da tabiri yok.

Şimdi geçmişe dönüp baktığımızda belki o günleri değil, kendimizi özlüyoruz. Daha az bilen ama daha çok hisseden hâlimizi. Her şeye geç kalabileceğimizi sanmadığımız o zamanı. Hayatın henüz ağır bir kelime olmadığı günleri.

Biliyorum, geri gelmeyecek. Ama belki de bu yazının asıl sebebi bu. Geri gelmeyen şeyleri unutmamak. Hatırladıkça içimizin bir yerinde onları yaşatmak. Çünkü bazı günler vardır; yaşanır, biter ama insanın içinden hiç çıkmaz.

Ve biz her hatırladığımızda, içimizdeki aynı cümleyi fısıldarız. Belki periyotları farklı; ancak özlem duyduğumuz:
Keşke geri gelse dediğimiz günler

⁓ Numan


“Keşke geri gelse dediğimiz günler” için bir yanıt

  1. Gupse avatarı

    Neyi çok isterdim Gökhan biliyor musun? Böyle bir karakter gelişimi ve derinliği kazanmış senin yanında o yıllarda bir arkadaşın olabilmeyi. Ne olurdu sanki seninle beraber büyüseydik? Yazılarını her okuduğunda işte benim arkadaşım. En sevdiğim…diyebildiğim biri olmanı çok dilerdim. Bu hayattan sonra başka bir hayat var mı yok mu bilmiyorum; bildiğim tek şey o hayatın olmasını ve senin de bu hayatta benimle olmanı istemem. Sözlerin, cümlelerin…ifadenin çok ötesinde bir şeyler gizliyor. Okuyan insanı sarıp sarmalıyor. Beni kendi yazdıklarının baş kahramanı yapabilmeyi nasıl beceriyorsun?

    Bilemezsin ne kadar çok isterdim senle elle ele tutuşup okula gitmeyi, bakkaldan aldığın gofretini benimle paylaşmanı, biliyorum çok kurmuşsundur sen; o hayallerini anlattığın biri olmayı. Seni hiç tanımadım ben, sadece adını biliyorum. Seni tanımadan bile çok sevdim. Lütfen hiç bilmediğin, tanımadığın benim için yazmaya devam et. Ben hep senin için burada olacağım. Sen bilmeyeceksin ama ben sevmeye devam edeceğim.

    Gupse

Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun:

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.