Çok eski günlere dair bir mektup

Hep eskilerde yaşamak istemişimdir. Her zaman söylerim ben bu çağın adamı değilim” diye. Ne vardı sanki 1700’lerde ya da daha eski bir zamanda doğmuş olsaydım. Şimdiye ismim, cismim her şeyim çoktan silinmiş olurdu gerçi; ama olsundu. 🙂 Bir an düşündüm; karşı cinsle görüşmek şöyle dursun selam vermenin bile ayıplandığı bir zaman diliminde umutsuz bir aşık olsam ne yazardım? Biraz kafa yordum. Bazı kelimelerin o dönemdeki manalarına da sözlükten bakmadım değil. 🙂 Derin manalar içeren çoğu kelimenin artık dilimizde yer almaması ne kadar da üzücü. Tadı gittikçe bozulan, yavanlaşan ekmek, meyve, su gibi şeylerin yanında dilimizin de tadı gitmiş yazık. Oysa benim bu deneme mektubunu yazıyorken hiç zorlanmamam icap ederdi.

Muhterem Efendim, Azizim, Ruhuma hüznü bahşeden kıymetli zat,

Aradan geçen zamanın sükûtu içinde, kendimde ve bilhassa kalbimde biriken kederi bugün kaleme almak zaruretini hissettim. Bilmenizi isterim ki, gönlüm size karşı hâlâ kırgın, hâlâ mahzundur. Çünkü artık evvelki hâlinizden eser yoktur. O vakitler ruhuma ferahlık bahşeden sıcaklığınız yerini, bugün anlaşılması güç bir soğukluğa, karanlık bir sükûnete terk etmiştir. Bütün bu duyarsızlık, bütün bu mesafe… Bunlar beni değil, kendi kalbimin derinliklerini incitmiştir asıl.

Hâlinizi anlayabilmek için ne kadar gayret ettiysem, o kadar ziyade kayboldum. Zira zihniniz öylesine müsevveş, öylesine karmaşık idi ki; gönlünüzde tarif olunması mümkün olmayan bir derinlik vardı. Sanki kendi iç âleminizi kimselere açmamak için hususi bir duvar örmüştünüz de ben, farkında olmaksızın o duvarın önünde bekleyen bir garip yolcuya dönmüştüm.

Lakin size sitem ederken, kendi nefsime de aynı suçu isnat etmekten aciz değilim. Zira belki ben de bir vakitler bir başka gönüle aynı hicranı tattırmış idim. Belki o da benim peşimden bu minvalde bir mektup yazmış, “Keşke daha iyi bir insan olsaydı” diye ah etmişti. Şimdi sizin gidişinize içerlerken, aynı acıyı bir vakit başkasına yaşatmış olduğumu hatırladıkça hicabımdan başımı dahi kaldıramıyorum.

Malûmdur ki herkes bu fâni dünyada bir nebze saadet arar. Belki siz de iyi bir kimseydiniz; belki ben de elimden geldiğince iyi olmaya gayret ettim. Fakat velâkin insanın iyi addedilmesi, kendi gözünden değil, sevdiğinin nazarından geçer. İşte biz, o nazarı bir türlü tutturamadık.

Şimdi, maziye dair bu satırları yazarken görüyorum ki, suç ne yalnız sizdedir, ne de bendedir. Belki de en büyük kusur, birbirimizi anlamaya yeltenirken kendi gönlümüzü ihmal etmiş olmamızdır.

Biliniz ki hâlâ kırgınım. Lâkin en ziyade kırgın olduğum kimse, bizzat kendimdir. Zira iyi olmak kâfi değildir; insan, sevdiğinin kalbine doğru vakitte ve doğru surette dokunmayı da öğrenmelidir. Ve biz… buna hiçbir zaman kâfi derecede hazır değildik.

Hürmet ve hüzünle.

27 Ekim 1791 Perşembe, Bursa


Görüşlerinizi Paylaşarak Katkıda Bulunun:

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.